Bazı insanlar terapiye yalnızca yaşadıkları belirtilerin azalması için değil, kendilerini daha derinden anlayabilmek için başvururlar. Çünkü bazen kişinin yaşadığı yorgunluk, yalnızca günlük yaşamın getirdiği streslerden değil; kendi yaşamına, seçimlerine ve ihtiyaçlarına yabancılaşmaya başlamasından da kaynaklanabilir.
Varoluşçu terapi, bireyin yalnızca sorunlarına ya da semptomlarına değil; yaşamla kurduğu ilişkiye, anlam arayışına, seçimlerine ve öznel deneyimine odaklanan bir psikoterapi yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, kişinin nasıl hissettiğinin yanı sıra, hayatını nasıl deneyimlediğini ve yaşamına nasıl anlam verdiğini anlamaya çalışır.
Varoluşçu kurama göre insan yaşamı bazı temel gerçeklikleri kaçınılmaz olarak içerir. Belirsizlik, yalnızlık, seçim yapma sorumluluğu, kayıplar ve yaşamın sonlu oluşu bu gerçekliklerden bazılarıdır. Bu temalar çoğu zaman kaygı, huzursuzluk veya içsel çatışmalar yaratabilir. Ancak varoluşçu terapi, bu deneyimleri ortadan kaldırılması gereken patolojik durumlar olarak değerlendirmez. Aksine, bunların insan olmanın doğal ve evrensel parçaları olduğunu kabul eder.
Bu nedenle varoluşçu terapide kaygı yalnızca bir belirti olarak ele alınmaz. Kaygı bazen kişinin yaşamında ertelediği bir karara, görmezden geldiği bir ihtiyaca ya da anlamını sorgulamaya başladığı bir yaşam biçimine işaret ediyor olabilir. Terapi süreci, bu deneyimlerin ne anlattığını anlamaya ve kişinin yaşamındaki yerini keşfetmeye yönelik bir alan sunar.
Bazı insanlar uzun yıllar boyunca sorumluluklarını yerine getirir, çevresinin beklentilerini karşılar ve dışarıdan bakıldığında işlevsel bir yaşam sürdürür. Ancak buna rağmen iç dünyalarında boşluk, anlamsızlık veya ait olamama hissi yaşayabilirler. Çünkü insan yalnızca hayatını sürdürmeye değil, aynı zamanda yaşamının içinde kendisi olarak var olabilmeye de ihtiyaç duyar.
Varoluşçu terapi, kişinin kendisine şu soruları yöneltebilmesine alan açar: “Nasıl bir hayat yaşıyorum?”, “Seçimlerim ne kadar bana ait?”, “Benim için gerçekten anlamlı olan nedir?”, “Hayatımın içinde ne kadar kendim olarak var olabiliyorum?” Bu soruların amacı kesin cevaplar bulmak değil, kişinin kendi yaşam deneyimine daha yakından bakabilmesini sağlamaktır.
Bu yaklaşımda terapist, kişiye nasıl yaşaması gerektiğini söyleyen ya da hazır çözümler sunan bir uzman konumunda değildir. Terapist, bireyin kendi deneyimini anlamlandırabilmesine, duygularına temas edebilmesine ve yaşamındaki örüntüleri fark edebilmesine eşlik eder. Terapötik ilişki, kişinin kendisiyle daha açık, daha dürüst ve daha derin bir ilişki kurabilmesi için güvenli bir alan oluşturur.
Süreç içerisinde kişi; kaçındığı duyguları, tekrar eden ilişki örüntülerini, kendi ihtiyaçlarından uzaklaştığı noktaları ve yaşamındaki anlam duygusunu etkileyen unsurları fark etmeye başlayabilir. Çoğu zaman değişim de bu farkındalıklarla birlikte gelişir.
Varoluşçu terapi, bireyi nasıl olması gerektiği üzerinden değerlendirmez. Bunun yerine kişinin yaşamın içinde nasıl var olduğunu, hangi seçimleri yaptığını, hangi değerler doğrultusunda yaşadığını ve kendisiyle nasıl bir ilişki kurduğunu anlamaya çalışır. Çünkü bazen psikolojik zorlanmaların temelinde yalnızca yaşanan olaylar değil, kişinin kendi yaşamından ve kendisinden uzaklaşması da yer alabilir.
Bu yönüyle varoluşçu terapi, bireyin yaşamına daha bilinçli, daha özgün ve daha anlamlı bir şekilde yaklaşabilmesine katkı sağlamayı amaçlar. Çünkü kimi zaman değişim, kendimizi düzeltmeye çalışmakla değil; kendimize daha yakından bakabilmek, kendi deneyimimizi anlayabilmek ve yaşamımızla daha sahici bir bağ kurabilmekle başlar.